sevgili günlük

2010
09
01

¿Puedes abrir la puerta?*

*Kapıyı açabilir misin? Bu cümleyi neden yazdığımı bilmiyorum ama nedense çok farklı bir çağrışımı var bende. Artık İspanyolca konuşmak, yazmak istiyorum. Buraya geleli 2 ay oldu. Konuşulanların çoğunu anlıyorum ama konuşmaya gelince tıkanıyorum. Kelimeleri daha hızlı bulmak ve cümle kurabilmek için biraz daha zamana ihtiyacım var.

Bu haftanın geniş özeti: Uyudum. Bulabildiğim her fırsatta uyudum çünkü hastaydım. Ailemden uzakta geçirdiğim en büyük hastalık dönemiydi. Sırf aileden uzak olmak değildi mesele. Aynı zamanda çalışıyor ve İspanyolca dersi görüyor olmak yorucuydu. Ama atlattım. Şu an kaybettiğim kiloları saymazsak iyiyim. Kilo alınır verilir o sorun değil.

Derste Pedro Almodóvar’ın hayatını işledik. Artık filmlerini izleme zamanının geldiğini anladım. "La Mala Educación" (Kötü Eğitim) filmini başka bir filmle karıştırıyormuşum. Filmografisine sondan bir önceki filmi ile başlamış oldum. Daha sonra son filmi olan "Los Abrazos Rotos" (Kırık Kucaklaşmalar) filmini izledim. Lluis Homar iki filmde de rol alıyor. İki filmi izlememin arasında saatler olmasına rağmen neredeyse başka bir kişi olduğuna inandıracaktı. İki filmin konusunda da yönetmenler ve film içinde çekilen başka bir film var. Kesinlikle izlenmesi gereken filmler. Filmleri İngilizce altyazı ile izliyorum ama bazı yerlerde altyazıyı okumama gerek kalmıyor. İki dili de anlamak güzel bir duygu.

Bu hafta fazla bir şey yazamadım ama en azından iki eğlenceli video paylaşayım.

Que hora es? = Saat kaç?



doğrudan bağlantı
 

2010
08
23

İspanyolca (Español)

Bu hafta (16 Ağustos 2010 günü başlayan hafta) hastalanmam dışında bir şey olmadığı için biraz İspanyolca anlatmaya karar verdim. Aslında önemli bir şey oldu evet bunu not etmiş olayım. Bu hafta Arenas festivalinin başlangıcı ve ay sonuna kadar sürecek. Festivalin kral ve kraliçesinin seçilmesi gerekiyordu. Benim de jüride olmamı istediler. Hasta olmama rağmen katıldım ve adaylara sorulan sorular standart olduğu için soruları ve cevapları anlamam zor olmadı. Kral adayı yoktu. Eğer fotoğraflarda görürseniz kırmızı elbiseli, ortada oturan kraliçe.

Hastalığımdan kısaca bahsedip geçeceğim. Perşembe gününü ateşler içinde geçirdim. Hastaneye gittik ve bademciklerimin iltihaplandığını öğrendim. Modern tıp sağ olsun zor kısmı atlattım. Şu an dinlenme sürecindeyim. Komik olan tarafı doktorun "A de!" dediği zamandı. İspanyolca dersimize yavaştan başlayalım. İspanyolcası "Di A!" okunuşu da yazıldığı gibi. Ben hastalığın da verdiği şuursuzlukla aynen diaaaa diyerek ağzımı açtım. Kimse gülmedi ama ben hala gülüyorum. Bir de Cumartesi dudağımda uçuk çıktı. Eczacıya dudağımı göstererek krem aldım. Uçuğun bırak İspanyolcasını, İngilizcesini bile bilmiyorum ki. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp diyerek "herpes" olduğunu ekliyorum.

Laura ve ben haftada 6 saat İspanyolca dersi alıyoruz. Ders saatleri çalışma saatleri kapsamında. 8’de mesai başlıyor, 10’da ders. 11-11.30 kahve molası. 12.30’da ders bitiyor. Saat 3’de de iş bitiyor. Bazen 2 saat toplantı yapıyoruz sabah ya da dersten sonra. Böylece çalışmak için ne kadar çok zamanımız kaldı değil mi? Yapacak işim olmasına rağmen hiçbir şey yapamadan döndüğüm günler oluyor. Dersler genelde haftada 3 gün ama ders yapmadığımız günler nedeniyle bol bol ders işliyoruz. Bu kadar anlattım ama ay sonunda dersler bitecek. Kışa doğru burada İngilizce veya İspanyolca kursları başlayacakmış. Gerekirse onlara devam edeceğiz.

Derslerden birinde hava durumu tarifini işlerken, ortamın soğuk olduğunu karşımdaki kişiye hareketlerimle anlatmam gerekiyordu. Bunun için kendimi sararak hafif titrermiş gibi yaptım. Aynı hareketi hatta abartılmışını bundan tam 10 yıl önce lise hazırlıkta İngilizce öğrenirken, tahtaya kalkıp yapmıştım. Öğretmenimiz Hale Ataman’dı. Tiyatronun abartmak olduğunu söylemişti. Üşüdüğümü gösteriyordum ama abartmalıydım ve dişlerimi takırdatarak titredim. Bu sefer abartmadım.

Şimdi derse başlayalım; Öncelikle İspanyolca, Español (espanyol) demek ama İspanyolca kendi içinde ayrılmakta ve en düzgünü Castellano (kasteyyano ya da kastejano) olduğu için "¿Hablas Castellano?" (İspanyolca konuşur musun?) diye sorabilirsiniz. Daha basit bir yerden başlayalım.

ben yo
sen tú , usted
oél, ella
biznosotros
sizvosotros, ustedes
onlarellos, ellas

"O" İngilizcede olduğu gibi bay bayan olarak ayrılıyor. "Usted" ise "Sen"in kibarcası. İspanya’da neredeyse hiç kullanılmayan "Usted", Arjantinde sıkça kullanılıyor. Usted’in fiil çekimleri él, ella ile aynı.

İspanyolca yazıldığı gibi okunan bir dil ama birkaç istisnası var. Ayrıca yabancı kelimeleri ve isimleri de yazıldığı gibi okuyorlar. Bizim gibi asıl dilindeki gibi okuyacağız diye kasmıyorlar. En yakın dil İtalyanca. Arjantin’de konuşulan İspanyolca telaffuzuyla İtalyancaya çok yakın. Bir İtalyan’ın birkaç roman okuyarak İspanyolca konuşmaya başladığını görmüşlüğüm var.

Ben şimdiye kadar ne öğrendim; Tanışma, sayılar, okuma, giysiler, alışveriş, kişisel bilgiler, etkinlikler, aile, dış görünüm, adres tarifi, mekânlar, günlük hayat, hayvanlar, saatler, mobilyalar, ev, yiyecekler, durum tarifi, sağlık, buluşma.

Çoğu kelime İngilizce ile örtüşüyor fakat Amerikalılar bile anlamakta zorlanıyor. Yazılı halde anlamak daha kolay oluyor. Örnek verecek olursak; completar, observar, repetir, escribir, marcar, usar, invitar, ordenar vb. Sonlarında –ar –ir –er mastar eki oluyor. Çekimleri de buna göre değişiyor. Bazı düzensiz fillerin de kendilerine özgü çekimleri var.

Anlamsız görünmelerine rağmen hoşuma giden iki örnek cümle;

No es necesario para mi ahorra porque no lo necesito. Şu an bana gerekli değil çünkü ona ihtiyacım yok.

Lo siento pero no lo tengo y no lo quiero porque no lo necesito ahorra. Üzgünüm ama ona sahip değilim ve onu istemiyorum çünkü şu an ona ihtiyacım yok.

Lo siento: Üzgünüm, tam anlamıyla "onu hissettim" ve Te quiero: Seni seviyorum, tam manasıyla "seni istiyorum".

İki önemli fiil var; coger ve tomar. İkisi de get ve take ile eş anlamlı ama Latin-Amerika ve İspanya’da kullanımları arasında fark var. Latin Amerikalılar her şey için tomar’ı kullanıyor. İspanyollar ise araçlar için coger, içecek veya taşınacak şeyler için tomar’ı kullanıyor. Latinler coger’i aşk yapmak olarak yorumluyorlar ve onlar için İspanyollar metroyla sevişen insanlar. Hiç bitmeyen dalga konusu.

Biraz da argo kelimelerden bahsedelim. ¡Que fuerte!(ke fuerte)Tam anlamı "ne sert!" ama şaşkınlık durumunda kullanılıyor daha çok. ¡Joder!(hoder) Türkçeye s.kt.r diye çevirebileceğimiz İngilizcedeki F kelimesi. Pues nada, aqui estamos: yok bir şey, her şey yolunda gibi bir anlamı var. Ni fù, ni fà: ne fu nede fa, fark etmez. Echar un polvo: tozunu atmak (iki oyun atalım mı?) gibi bir anlamı var ama sevişmek için kullanılıyor, tv dizisinde de çok duyduğum bir deyim. Tener mala leche: tam anlamıyla sütü bozuk. No tener pasta ya da no tener dinero: paranın olmaması. Partirse el culo: kıçını yırtmak, çok güldüğünde kullanılıyor. Me largo: uzamak, ben gidiyorum derken kullanılıyor yani uzuyorum.

Son olarak bizim inşallah dememiz gibi İspanyollar da ohala diyor. Bunu da öğrendiniz artık çifte vatandaşlık için başvurabilirsiniz.

doğrudan bağlantı
 

2010
08
17

Oturdu

2006 senesinin Ramazanı’nda Macar diyarındaydım, bu Ramazan da İspanyol diyarında. Öncelikle herkesin Ramazan ayı mübarek olsun.

Haftanın ilk etkinliği olarak sinemaya gitmeyi kararlaştırdık. Çarşamba günü, evde İspanyolca hocası ve sevgilisiyle birlikte yemek yenecek, sonrasında sinemada “Alice Harikalar Diyarında” izlenecekti. Yemek güzel geçti. Değişik ülkelerden çeşitli tatlar vardı sofrada. Cacık da bize eşlik ediyordu ama çoğunluğa göre Yunanca satsiki adıyla anılıyordu. Sıkıntıya gerek yok ha Yunan ha Türk diyerek ortamı yumuşatıyorum. En azından yoğurdun Türk kökenli olduğunu ispatlamış bulunuyorum. Ayran diyince bilenlerin yüzü gülüyor, bilmeyenlerin suratı ekşiyor. Yoğurdu, yemek yanında yenecek bir şey olarak görmüyorlar. Onlara göre yoğurt yemek sonrası, tatlı niyetine.

“Yediğin içtiğin sana kalsın, gezip gördüğünü anlat” öğretisinin iyice dışına çıktım. Sinemaya geçelim. Sinema hemen evin aşağısında. Geçmeden bir yerde oturup bir şeyler içelim diyorlar. Akıntıya kaptırıp gidiyorum. Bu arada her şey İspanyolca. Benim ne kadar öğrendiğim tartışılır ama İspanyolca konuşmaya başladık. Yoğunlaştığımda anlıyorum ama yorucu bir olay. O nedenle genelde beyni beklemeye alıp, takılıyorum kendimce. İkili muhabbetlerde daha çok odaklanıyorum. Konuşmaya gelince, eğer karşımdaki kişi sabırlıysa birkaç şey konuşuyorum. Tabi önce benim sabrım önemli. Sabredemeyip İngilizce konuşmaya başlıyorum.

Beklerken şöyle bir konuşma geçti “Sen uykulusun, sen daha önce izledin, sen de tümüyle anlamayacaksın.”. Bu kısmı çok iyi anlamıştım ama o sırada filmden vazgeçmişler. O kısmı kaçırmışım. Film de mübarek 23:30’da. Saat oldu 00:30, artık işkillendim tabi. İşkillenmeseydin bi de oha! Affedersiniz ağzımı bozdum. Bazen aksaklık oluyor o nedenle ertelenebiliyor. Ben de öyle bir durumdur belki diye hiç keyfimi bozmamıştım. Filmi de anlamayacağım malumdu ama daha önce izlemiştim ve hikâye de çok yabancı olduğumuz bir hikâye değil. Sonuçta filmi beyaz perdede görmek istiyordum. Ne oldu gitmiyor muyuz? diye sorduğumda, ohoo biz çoktan vazgeçtik sen anlamadın mı dediler. Aslında umurumda olmaz ama o an, işte o an insanın içine oturuyor. Karşımdaki de İspanyolca hocam, trajikomik. Hemen kızlardan biri koşup bir dahaki gösterimine baktı. Arenas’da son kez gösteriliyordu. Şans işte son gösterimi kaçırmıştım. Konuştukları anda anlamış olsam, ben tek başıma gidiyorum derdim.

Yabancı bir ülkede olunca insan eften püften şeylere takılabiliyor. Nasıl bir psikoloji olduğunu anlamanızı istedim.

Perşembe Fecointur adı verilen ticaret ve turizm fuarı başladı. Hazırladığım adam boyundaki posterler fuarın açılışına 10 dakika kala geldi. Standımızı hazırladık. İlk gün sakin geçti. Belediyenin tahsis ettiği hostesler standa göz kulak oluyordu. Biz günde 1-2 saat hazır bulunduk. Kasabanın spor salonunda, kasaba esnafının toplanması şeklinde özetleyebilirim. Amacını pek anlayamadım. Hafta sonunu fuar yemiş oldu, yüzmek dışında bir şey yapamadım. Bu hafta sonu Madrid’e gitmeyi planlıyorum.

doğrudan bağlantı
 

2010
08
09

España

2010 Ağustos ayının ilk haftası Senegalli dansçıların gösterisiyle güzel bir başlangıç yaptı ama hafta başladığı gibi devam etmedi. Vazgeçilen Candeleda gezisiyle birlikte baştan sona boş bir hafta oldu. Hatta Murcia’da geçirdiğim süreyi telafi etmek amacıyla Pazartesi ve Cuma günü ek ders yaptık. Oysaki her şey çok güzel başlamıştı.

Pazartesi Senegallileri izlemek güzeldi. O kadar hareketli ve enerji dolular ki o enerjiyi size geçiriyorlar. Bayan dansçıların çok güzel olduğunu da eklemek isterim. Gösteri sonunda herkesi sahneye davet ettiler. “Vaka Vaka“ eşliğinde sahnede meşk ettik. Görüntüleri vimeo’ya yüklüyorum.

Salı Candeleda söylentisi çıktı. Daha önce gitmiştik ama kasabayı gezememiştik. Hadi yarın gidelim hadi yarın derken hafta bitti. Günler giderek ısınan havanın altında bol İspanyolca dersli ve çalışmalı geçti. Adam boyunda 5 poster hazırladım. Haftaya bir fuar yapılacak ve orada Hareketlilik Haftası’nı tanıtacağız. Posterler matbaada şu anda.

Cumartesi günü tam hafta boşa gitti diye düşünürken hareketlenme başladı. Arenas’dan daha fazla ekmek yemiş en yakın şehir olan Talavera’ya gittik. Arabayla 45 dakika. El Corte Ingles ve Carefour gibi çeşitli alışveriş merkezleri var. El Corte Ingles, otoparkının bile ücretli olmasıyla ne kadar pahalı bir yer olduğunu daha girmeden gösteriyor. Carefour ise, küreselleşme sağolsun, ürünler üzerinde ki Türkçe açıklamalar ile insanı evinde hissettiriyor. Sonrasında Decathlon’a gittik. Aylardır dert olan dağcılık botunu en sonunda aldım. Karlı dağlar haricinde işimi göreceğini düşünüyorum.

Pazar günü de “bu haftanın olayı buymuş, bu kadarmış” diye düşünürken, Nuria aradı ve kendi kasabası olan Santa Cruz’da fiesta olduğunu söyledi. Hemen olay yerine intikal ettik. 10 euro karşılığında arena içerisinde ki etkinlikleri izleyebiliyorsunuz ama biz beleş tepeyi tercih ettik. Zaten gerçek boğa bile görmedim. Belediye meydanına konser sahnesi kuruldu ama izleyen kimse yoktu. Diğer fiestalar kadar iyi olmadı ama kasabayı görmek güzel oldu. Cincovilla’lardan yani beşibiyerdelerden bir tanesi bu kasaba.

Biraz İspanya (España ñ = ny) hakkında bilgi vereyim;

Öncelikle İspanya’nın sembolü haline gelen Osborne boğasının silueti. Zamanında reklam amaçlı yol kenarında tepelere boğa silueti yerleştirilmiş ve bu figür o kadar ünlü olmuş ki İspanya ile özdeşleşmiş. Sonra bayrakların üzerine bile konulmuş. Ayrıntılı bilgi wikipedia’da bulunabilir. Sonra İspanya sadece iber yarım adasından oluşmuyor. Kanarya adalarının nerede olduğunu biliyor musunuz? Orası da İspanya işte. Bir de Cebelitarık boğazından karşıya, Afrika kıtasına geçince de iki ayrı bölgesi var İspanya’nın. Oralara giden uçaklar biraz daha ucuz oluyor. Salsa İspanyol dansı değil, Flamenko ise İspanyol. İspanyol Rumbası, pop müzik ve flamenkonun birleşiminden oluşuyor. En ucuz mobil telefon hattı Pepephone ama henüz hiçbir dükkânını görmedim. Netten siparişle alabiliyorsunuz.

Portal fiestas gibi dandik bir siteyle ülke içerisindeki bütün fiestalardan haberdar olabiliyorsunuz. Boğa güreşlerinin haricinde La Tomatina en büyük festival. İnsanların birbirine olgun domatesler fırlattığı, nimetin değerinin bilinmediği çılgınlık. Bir de müzik festivalleri için Atiza Festivales şeklinde bir adresimiz mevcut.

İspanya’da ne içilir; Sangria meyveli şarap kokteyli,”tinto de verano” tam çevrimi “yazın kırmızı şarabı”, calimocho kola ve şarap, cerveza bira, caña bardakta bira ve clara fanta limon ile şarap.

İspanyol edebiyatı; Rincón Castellano (İspanyolca Köşeşi) adresinde görülebilir. Ayrıca şimdiye kadar sadece Elif Şafak’ın bir kitabını gördüm.

İspanyol alternatif müziği alborde adresinde bulunabilir. Gaza gelip de üniversite seçeneklerini görmek isteyenlere Universia sitesini öneriyoruz. İspanya’da hala monarşinin hüküm sürmekte olduğunu bilmeyenlere buradan sesleniyorum, evet sürmekte. Amma velakin diğer monarşilerden biraz farklı. La Monarquia Española adresinde nasıl olduğunu okuyabilirsiniz.

En önemli şeyi en sona bıraktım. Yer yüzünde başka hiçbir ülkede olmayan. İspanyol asıllı ülkelerde bile uygulanmayan öğle uykusu hakkında geniş bilgiyi wikipedia’dan alabilirsiniz. Adresi takip edenler başka ülkelerde de olduğunu görebilirler ama İspanya'da ki gibi uygulanmamaktadır. Kısaca, saat 3 ile 5 arası, 20 ile 30 dakika boyunca uyuyorsunuz. Açıklaması; öncelikle sağlıklı, sonra bütün dükkânlar o saatlerde kapalıyken başka ne yapılabilir.

doğrudan bağlantı
 

2010
08
01

Dolunay

Temmuz’un son haftası başlarken uzun süredir beklediğimiz dolunay da geceleri yüzünü gösterir olmuştu. Bu fırsatı kaçıramazdık. Pazartesi gecesi derede yüzmeye gittik. Etrafı görebiliyorduk ama suyun içini göremiyorduk ve haliyle soğuktu. Her şeye rağmen yüzdük ve yüzdükten sonra soğuğa daha çok alışıyorsunuz.

Tam bir sene önce bu hafta, bu bölgede büyük bir orman yangını olmuş. Söndürme çalışmaları sırasında 2 kişi hayatını kaybetmiş. Çarşamba günü belediye meydanında bir dakika sessizlikle andık ölenleri. Askeri disiplinden uzak bir anma töreniydi. Ne kadar askeri disiplinle eğitildiğini anlıyor insan böyle durumlarda. İster istemez hazır vaziyetine geçmek ve gözleri İspanya bayrağına dikmek kaçınılmaz oluyor. Cuma, iş sonrası yakın bir kasabada piknik yapıp daha sonra yeni derelere gittik. Her biri ayrı güzel doğal havuzlar.

Cumartesi kültür ve sporun buluştuğu bir gün oldu. Sabah Gredos sıradağlarının kuzey tarafına geçip oradan tırmandık. O tarafta bir kasabada Mark Knopfler konseri düzenlenecekmiş. Bilmiyorum diyince şaşırdılar. Düşüncelerine göre tanımak için çok gençmişim. Müzikle ilgilenmediğimi anlatamadım bir türlü. Zirveye doğru devam edelim. Bu sefer güney yamacında yaptığımız gibi yarı yolda vazgeçmedik zirveye kadar devam ettik. Yaklaşık 2300 metre rakıma çıktık.

Eve geldiğimizde Bea’nın Madrid’den arkadaşları geldi. Onlarla birlikte belediye meydanında ki dünya lezzetleri partisine gittik. Türkiye lezzetleri dışında birçok lezzet ve dans ekibi vardı. Benden de bir şeyler yapmamı istediler ama yeterli malzemem yok dedim. Cezve olsa en azından kahve yapardım. Cezve göndermek isteyen varsa özelden ulaşsın. Aynı anda kale içinde de konser vardı ve gruplardan birinde bizim patronun erkek arkadaşı Paco da çalıyordu. Bu nedenle ikinci durağımız kale oldu. Buralarda ünlü bir grup ve şarkılarını beğeniyorum.

Bu arada taşıma suyla siteyi güncelledim. Fotoğraf albümleri ekledim ama içleri boş. Elbet dolacaktır arkadaşım. Taşıma su derken. Evde hala net yok. Kodları evde pişirip, usb bellek ile soğuk servis ediyorum. Pazar günü de haftayı göl kenarı koşusuyla bitirdim. Eğer gün içinde yüzmezsem onun yerine koşmayı düşünüyorum.

Son olarak kendime bir hedef koydum; 2 hafta içerisinde İspanyolca bir şiiri bütünüyle anlayıp, ezberlemeyi düşünüyorum. Öncelikle şiiri bulmak lazım tabi.

doğrudan bağlantı
 

2010
07
25

Varış Sonrası Eğitimi

19 Temmuz günü başlayan hafta;

Pazar akşamı Lorca’da karşılamalarını beklerken şehri gezeyim dedim. Türk lokantası görünce Türkçe muhabbet isteğiyle daldım içeri. Tuncelili iki kişi ve bir İspanyol çalışıyordu. Bir aydan sonra ilk kez güzel bir çay içtim. Sonra dayadılar döneri. Yol için hazırladığım sandviçleri yediğim için aç değildim ama hasretle saldırdım dönere. Yemekten sonra iyi gibiydim ama gece kalacağımız yere gittiğimizde sandviç ve meyve ikram ettiler. Bir tane elma yiyeyim dedim. Son noktayı koymuş oldum. Bir aydır küçülme sürecine girmiş midem pes etti ve her şeyi geldiği yere göndermeye kadar verdi. Üçüncü kusma turundan sonra “Help, help” diye bağırmaya başladım çünkü tansiyonumun düştüğünü ve tehlikeli olabileceğini düşündüm. Ayakyolunda yatarken kızlardan biri yardımıma koştu. Organizasyonu düzenleyenlerden birini bulmak için her odadan en az bir kişiyi uyandırdı. Sorumlu kişiler gelince diğerlerine teşekkür ettim. Sonra doktoru aradılar ve limonlu su içmemi, devam ederse gelmemi söyledi doktor. Dördüncü turdan sonra sadece su kusar oldum ve artık tümüyle temizlendiğimi hissediyordum. Bir süre dışarıda açık havada uyuduktan sonra içeride pencere önüne yere battaniye serdik ve orada uyudum. Sabah olduğunda beni gören ne yapıyor burada diye bakıyordu. Aldırmadım uyumaya devam ettim.

Böylece ilk gün etkinliklerinin yarısını kaçırmış oldum hatta kısa skeçler yazıp filme çekmişler. Onu da kaçırmış oldum. Hareket edecek enerjim yoktu ama etkinliklere azar azar katılmaya çalıştım. Ekipten bahsedeyim; daha önce de söylediğim gibi Avrupa gönüllülerini toplamda 4 defa bu şekilde bir araya getirip hem kaynaşmalarını sağlıyorlar hem de eğitim veriyorlar. Avrupa içi ve dışı çeşitli ülkelerden toplam 36 kişi, bunların 30’u bayan 6’sı erkek. Erkekler 6 yataklı tek bir odada ikamet ediyor. Çoğunluk İspanyolca biliyor ve eğitimler genelde İspanyolca. Rusya’dan Arjantin’e o çeşitliliğin arasında tek Türk bendim.

Günler dolu dolu geçti. Salı günü neredeyse toparlanmış hatta akşamı yemek yemeye başlamıştım. Bu eğitim tekniğini çok seviyorum. Eğitim olduğunu anlamadan öğreniyorsunuz ve çevrenizdeki insanlarla kaynaşıyorsunuz. Kalabalık bir grup Alman vardı. Diğerlerinden daha fazla Türk gördükleri için kendimi onlara daha yakın hissediyordum ama aralarından sadece birinin Türk arkadaşı olmuş. Diğerlerinin hiç iyi düşünceleri yoktu. İlk kez eğitimli ve görgülü bir Türk gördüklerini ve ilk kez bir Türk’ü sevdiklerini söyleyenler oldu. Bunu sağlamak için özel bir şey yapmadım. Ayrıca yardımıma koşan kişi Almanlardan bir kızdı.

Çarşamba Augilas’a gittik. Augilas Akdeniz kıyısında, güzel bir kalesi olan tatil kasabası. Akdeniz’e girmek bile insanı evine yakın hissettiriyor. Derelerde yüzmekten deniz suyunun tuzunu unutmuşum. Denizden önce tren istasyonuna biletimi değiştirmeye gittik. Bilgisayarda sorun olduğundan telefonla denediler yine olmadı. Akşam netten kendim değiştirdim. Hafta sonu Granada’ya gitme düşüncesiyle bileti Pazar’a almıştım ama kendimi her ne kadar iyi hissetsem de kusma olayı yüzünden eve gitmek istiyordum. Diğer taraftan Granada’da Alhambra sarayını gezmek için önceden randevu almak gerekiyormuş. Sonuç olarak biletimi Cuma gününe değiştirdim. Aguilas’da plaj sonrası biraz şehri gezdikten sonra orada bir lokantada topluca yemek yedik. Her şeyi organizasyon karşılıyor tabi. Yemekler güzeldi, akşam Augilas daha bi güzeldi. Gece pansiyonumuza geri geldik. Perşembe akşamı ayrılış partisi düzenledik. Eğitmenler eğitimler sırasında çektikleri fotoğraflarla slayt hazırlamışlardı İspanyolca argo sözler eşliğinde onları izledik. Çok eğlenceliydi ama sonuna geldiğimiz için hüzün de vardı. Topladığımız parayla eğitmenler için hediye aldık ve pansiyonun içinde bir yerlere sakladık. Etrafa değişik dillerde ipuçları ve sözlükler koyduk. İpuçlarından bir tanesi “yemek kurbanını kurtar” şeklindeydi. Son olarak ben de bir sürpriz yapayım dedim ve liseden bu yana dilimde olan Desperado’nun El Mariachi şarkısını söyledim. Videoya aldıklarını söylediler elime geçerse yayınlarım.

Cuma uzun bir yolculuk ve hüzünlü vedalaşmaların ardından evime ulaştım. Lorca’daki Türk lokantasına tekrar uğrayacağımı söylemiştim ama fırsatım olmadı. Zaten döneri de burnumdan geldi. Madrid’de otobüs biletini alayım, otobüsü beklerken otogar yanındaki alışveriş merkezine giderim diye düşünüyordum. Zamlanmış bileti 10,01 euro’ya aldıktan sonra 2 dakika sonra kalkacağını fark ettim ve Madrid’de vakit geçiremeden eve geldim. Belki de daha iyi oldu çünkü yorgunluktan ölüyordum. İspanya’nın kuzey ucuna gitmek için devam edenler oldu. Bir uçtan diğer uca zor valla.

Cumartesi yalnız ve sakin evimin tadını çıkardım. Ofiste nete girdim. Murcia öncesi, ben yokken bozulmasınlar diye dolaptaki yiyeceklerimi bitirmiştim. O nedenle yiyecek hiçbir şey yoktu. Alışverişe gittim. Bugün ise Pazar ve şu an sıcaktan dışarı çıkasım gelmiyor. İlerleyen saatlerde belki yüzmeye olmadı koşmaya giderim.

doğrudan bağlantı
 

2010
07
18

Workshop'lar ve Forum Bitiyor

12 Temmuz 2010 günü başlayan haftanın geç de olsa özeti;

11 Temmuz günü 2010 Dünya Kupası’nın final maçının günüydü. İspanya ilk kez dünya şampiyonu oldu. Gece herkes sokaktaydı. Gençler meydandaki süs havuzunu doldurmuşlardı ve etrafa su sıçratıyorlardı. Pazartesi bayraklar pencerelerde gururla salınıyor, formalar sırtlarda. “Seçilmişler” Madrid’e gelmiş, oyuncak ahtapotla halkı selamlıyorlar. Seçilmişler dememin sebebi burada milli takım demektense daha çok seçilmişler veya kızıl demeyi tercih ediyorlar. Bugün ayrıca ikinci workshop günümüz. Önceki workshop’ın verdiği tecrübe ile bunu kolaylıkla atlattık.

Salı günü, bir grup Amerikalı gencin dere kenarında çöp topladıkları haberini aldık. Ofisimize ziyarete geldiler. Yirmiden fazla liseli genç bir aylığına İspanya’ya gelmiş gezip, çevre ile ilgili etkinliklerde bulunuyorlar. Başlarında Amerikalı ve İspanyol gözetmenleri var ve İspanyol ailelerin yanında kalıyorlar. 1’er 2’şer dağıtılmışlar.

Cuaves, Arenas’a yakın, güzel evleri olan tarihi bir kasaba. Salı günü Cuaves arenasında boğa güreşi olduğunu öğrendik. Boğa güreşinin olduğu gün boğaları arenaya getirmek için boğa koşusu yapılıyor. Biz boğa güreşini görmek istemediğimiz için koşuyu da istemli olarak kaçırdık ama akşam güreş sonrası etkinliklerine gittik. Kasaba meydanına konser için sahne kuruldu ve ara sokaklarda da küçük partiler devam ediyordu. Evler çok hoşuma gitti. İnsanlar çok sıcakkanlıydı. Geceyi 4’te bitirdik ve sabah erken kalkıp pazarda broşür dağıtmak için yerimizi almamız gerekiyor.

Çarşamba, arenanın yanında saat 3’te biten bir pazar kuruluyor. Daha çok giyim ürünlerinin satıldığı bir pazar. Belediyede çalıştığımız için izin alması zor olmadı ama yerleşirken az sağa az sola bayağı bir uğraştırdılar. Perşembe günü halka açık forum yapıp workshop’larda alınan kararları tartışmaya açacağız. Bu nedenle pazarda broşür dağıtmanın mantıklı olduğunu düşündük. Ben daha çok “Merhaba, iyi günler.” diyerek broşürü uzatıyordum. Bir şey soran olursa diğerlerine yönlendiriyordum. Bir süre sonra İspanyolca hocamız geldi ve bizi pazardan aldı. O kadar İspanyolca konuşma arasında kimse günü pazarda geçireceğimizi söylememiş hocaya. Akşam biraz ter atmak için yine göl kenarında koşuya gittim.

Perşembe forum günü. Artık yeteri kadar tecrübeli olduğumuz için kolaylıkla atlattık. Bugün ilk kez İspanyol berber tecrübem oldu. Bayan kuaförüyle berber aynı yer. Erkekler için ayrı bir mekan yok. Önce gittim 1 saat sonrası için randevu aldım. Sonra gerekli kelimelere bakarak alıştırma yaptım. Sonuçta özel bir şey olmayacaktı kısa olmasını isteyecektim ve anlaşamazsak bir fotoğrafımı gösterecektim. Sonucu beğendim hatta standart berber muhabbeti bile yaptık. “Borcumuz ne kadar hacı?” diye sormaz olaydım. 8,5 euro’yu paşa paşa verdim. Hemen Türkiye’de ki fiyatla karşılaştıran beynim bu paraya makine almanın daha karlı olduğu kararına vardı. Akşam Amerikalıların ayrılış partisi yapacağını ve yemek de olacağını öğrendik. Amerikan partisine katılma isteğiyle havuza gittiğimizde aslında bakıcı ailelerle yemek yediklerini gördük. Biz de yemeğe katıldık ama beklediğimiz bu değildi. Sonrasında bara gittik. En son masamız o kadar beynelmileldi ki dünyanın her tarafından biri var gibiydi; 3 İspanyol, 2 Fransız, 1 Fin, 1’i yarı Meksikalı 3 Amerikalı ve 1 Türk. Tuhaf olan ise her kes İspanyolca konuşabiliyordu. Bu hafta bir de Polonyalı gelmişti. Geceyi 6’da bitirdim. Diğerleri kaçta bitirdi bilmiyorum.

Cuma günü NIE numaramın olduğu yeni İspanyol kimliğimi almak Avila’ya gittim. Laura’nın arabasıyla gittik. Arabayı şehir dışında park yürüyerek karakolu bulduk. Laura trenle başka bir şehre arkadaşını görmeye gitti. Ben Arenas’a giden otobüsü kaçırmamak için Avila’da gezemeden istasyona gittim. Eve geldiğimde internete girmek için ofise gittim. Bir süre sonra biri adımı bağırmaya başladı. Laura ofise gelmişti. Trenle gittiği yerde otobüse binmesi gerekiyormuş ve otobüs dolu demişler. O da trenle geri gelip arabasıyla Arenas’a geri dönmüş. O sıcakta o kadar yol. Arenas Avila arası günde 2 otobüs var ve 1,5 saat sürüyor.

Cumartesi Beatris’in arkadaşı Guatemalalı Daniel geldi. Onunla gezdik, Guatemala İspanyolcasında ki farklılıkları konuştuk. Kertenkele yakaladık. Biyolojist olduğu için böyle şeylere meraklı. Dere kenarında yılan aradık. Daha önce derede yüzerken yılan görmüştüm. Oraya gittik ama bir şey bulamadık. Akşam Laura “peynir tabağı” adında bir Fransız yemeği yaptı. Fırında peynir ve patatesle yapılan yemek güzeldi ve ondan daha güzeli ilk kez hep birlikte aynı masada yemek yedik. Pazar Murcia’da eğitime gitmek için yola çıkıyorum. Rota; 9 otobüsüyle Madrid’e, 12:45 treniyle Murcia sonra tekrar trenle Lorca.

doğrudan bağlantı
 

2010
07
11

5 Temmuz 2010 tarihinde başlayan hafta

Pazartesi, ev sahibi ofise geldi. Daha kalın ve uzun bir yatağa ihtiyacım olduğunu söyledik. Çarşamba getireceklerini söyledi. Salı, workshop hazırlıklarıyla geçti. Radio Tietar’da tanıtım yaptık ama tabi ki hiç konuşmadım. Çarşamba İspanyolca derslerine başladık. Akşamında maç vardı ve hiç tekrar yapamadım. İspanya finale gidiyor. Fotoğraflar ve videolar var. Perşembe ilk workshop’ımızı yaptık. Benim görevim arada yenilecek şeyleri hazırlamak ve fotoğraf çekmekti. Verdiğimiz hizmetten memnun kaldılar. Hatta Cuma günü katılımcılardan biri çok memnun kaldığını belirterek, bize yumurta hediye etti. Yine ders tekrarı yapamamıştım ama bu sefer hoca gelmedi. Dersleri salıdan perşembeye haftada üç gün ikişer saat olarak planlamıştık ama ilk hafta geç başladığımız için Cuma da ders işleriz demiştik. Arada kaynadı galiba. Ofiste 4 kişiyiz ama bir sürü dil konuşuluyor; Fransızca, İspanyolca, İngilizce, Türkçe. Workshoplardan birinde özel araç kullanımı yerine dolmuş kullanmalıyız yazılmış. “DOLMUS” yazısını görünce şok oldum. Kimse anlamadı tabi. Ben anlattım. Kimin yazdığını bulmak boynumun borcu oldu. Casa de la Cultura’da çalışan Alman Max var, o biraz Türkçe biliyor. Ona sormam lazım.

Perşembe günü workshop sonrası gece 23’de hadi nehre gidelim, gece nasıl oluyor görelim dediler. “Por que no?” (Neden olmasın?) benim cümlem. Eğer “porque” şeklinde birleşik yazarsanız “çünkü” anlamına geliyor ya da tam tersi. Telefona ihtiyacım yok diyerek evde bıraktım. Gittiğimizde zifiri karanlıktı. Cep telefonu ışıklarıyla yolumuzu bulduk. Bir süre yıldızlar altında oturduk. Kimse suya girmeye cesaret edemedi. Telefonumun flaşının fener olarak kullanılabildiğini ama en çok lazım olacak zamanda evde bıraktığımı belirtmeme gerek yok diye düşünüyorum. Gece eve geldiğimizde yeni yatağımı poşetinden çıkardım ve bir yıl kahrımı çekecek olan yatağıma ilk kez yattım.

İki, üç günde bir yüzmeye gidiyoruz. Yeni havuzlar öğreniyoruz. Genel olarak dere üzerine kurulan setlerden oluşuyor. Bugün cumartesi ve yine gideceğiz.

Erasmus sayesinde gittiğim Macaristan’da tanıştığım arkadaşım, İspanyol Joaquin de buraya 2 saat mesafede oturuyormuş. Bu hafta sonu geleceğini söyledi ama eşi hastalandığı için vazgeçti.

Gün geçtikçe daha çok alışıyorum. Konuşulanlara biraz daha aşinayım artık ama yine de cevap vermeye çekiniyorum çünkü yanlış anlamış olabilirim diye düşünüyorum. Claire dönmeyeceğini, dönse de eşyaları için döneceğini bildirdi. Beatriz de 2 ay sonra gidiyor. Laura ve ben kalacağız. Misafirlere daima kapımız açık.

Workshop için malzeme almaya kırtasiyeye gittiğimizde İngilizce bir roman gördüm ve bir şeyler okuma isteğiyle kitabın içeriğini bilmeden hemen aldım. 6.99 £’luk fiyatını 10 euro’ya çevirdiler. Kapak üzerinde “Best-seller The Vendetta’nin yazarından” ibaresi vardı. Cahilliğime verin, “V for Vendetta” filmine konu alan kitabın yazarı sandım kendisini. Tabi ki Vendetta adında başka kitaplar olabilir ama hepsi de çok satan olacak değil ya. Sonuçta şimdiye kadar okuduğum kitaplara göre çok farklı bir kitap almış oldum. Yarış atı yetiştiren bir ailenin Portekiz tatili ile başlayan, hayatından bir kesit şeklinde şu an. Sakin bir şekilde ilerliyor. Hatta kitap, bir serinin devamıymış ama “geçen kış yaşadığı olaylardan sonra” cümlesinden başka hiçbir yerde önceki kitaplara dair bir şey görmedim. Kısaca güneşlenirken vakit geçirecek bir kitap okumak güzel oluyor. İngiliz İngilizcesinde kullanılan kelimeleri de yakalamak güzel oluyor, “cravat” ve “chauffeur” bunlardan bazıları.

Dağa tırmanmak için bot alacağım. Zamanında bu biçimsiz spor ayakkabıları kim alıyor ki hala satıyorlar diye dalga geçtiğim spor ayakkabılardan herkeste var çünkü doğa yürüyüşünde onlardan iyisi yok.

Artık blog tarzını değiştiriyorum çünkü her gün ne yaptığım ortada. Zamanla blog kendine ait bir tarz bulacaktır ümidindeyim. Bunun yanında evde hala net yok. Bütün kasabayı saran bir wireless ağ var ama bizim evde çekmiyor. Bu ağı kuran şirket neden verimli çalışmadığını anlatmış ama belediyede kimse anlamamış. O nedenle bir de bana anlatacaklar.

Bu haftanın planında 1 workshop, 1 forum, 1 Avila (yeni kimliğimi almak için) ve 1 de Murcia’ya yolculuk var. Tren biletlerini aldık. Madrid’ten gidiş dönüş 75 euro tuttu. Akdenize yakın tatil kasabası. Varış sonrası eğitimi için gidiyorum. Cuma eğitim bittikten sonra Granada’ya geçmeyi planlıyorum.

doğrudan bağlantı
 

2010
07
03

Üçüncü haftanın sonuna yaklaşırken

Sabah yağmur tıkırtısıyla ve gök gürlemesiyle uyandım. Bu yağmurda yürüyüşe gidilmez. Koşu umurumda değil zaten. Fotoğraflar da güzel çıkmayacak ama olsun gidip bakayım belki arabalar çekilmiştir. İstediğim açıda sadece 2 araba vardı ama fotomontajla halledebileceğimi düşünüyorum. Biraz da güneş ışığı eklemek lazım yoksa araba olmadığında böyle kasvetli, hayalet kasaba gibi oluyor anlamı çıkabilir. En büyük derdim bu. Hayat ne kadar güzel. Tim Burton yapımı Alice’i izledim. Tim Burton sitilinde hafif bir yumuşama sezdim ama film güzel. Öğleden sonra, hava biraz daha sıcaklığını azaltınca göl kenarında yürüyüşe oradan da doğal havuza gittik. Doğal havuz dedikleri, dere yatağına çekilen set sonucu oluşturulan bir havuz ama hiç doğallığı kalmamış. Yine de yüzmek ve güneşlenmek için güzel bir yer. Akşam da Paraguay maçı vardı. Paraguay’ın savunması güçlüydü ama saldırı olmayınca anlamsız oluyor. İki taraf da birer penaltı kaçırdı. İspanya karambole bir gol attı. İspanyolların arasında kırmızı tişörtümle onlarla aynı heyecanı paylaşmak hoşuma gitti. Sıradaki maçı bekliyoruz. Bir de İstanbul’daki Dünya Basketbol Şampiyonasını buradan izlemek güzel olacak.

doğrudan bağlantı
 

2010
07
02

Koşu

2 Temmuz 2010, üçüncü haftamın son iş günü. Öncelikle vazgeçilmez siestanın ardından ne zamandır aklımda olan göl kenarı koşusunu sıcağa rağmen uygulamaya karar verdim. Göl çevresi tahmini mesafe 2 km ve çeşitli noktalarda jimnastik aletleri var. İki tur sonucunda kendimi adeta yeniden doğmuş gibi hissettim. Evde banyodan sonra açılan iştahımla bir şeyler yemeye başladım. Kızlar Chicano'ya gitmişti. Onların yanına gidip bir kaç bira ve sandviçten sonra bu beden en azından haftada bir bunu yaşamayı hak ediyor dedim. Şimdilik haftada bir yapayım da elimden geldiğince arttırmaya çalışırım. Yarın, nehir kenarında yürüyüş ve şehirde koşu var ama benim iş gereği şehrin arabasız bir kaç fotoğrafını çekmem gerekiyor. Koşuya katılmayacağım kesin. Yürüyüşü isterim ama o saatlerde koşu için etrafta araba olmayacak. Arada kaldım ama iş önce gelir. Neden arabasız fotoğraf merakı başladığını açıklayayım. Şehirde araba kullanımını azaltıp yürümeyi arttırmaya çalışıyoruz. Ben de iki resim hazırlayacağım biri şehrin arabayla dolmuş hali, diğeri arabasız. Kasaba dediğim yere şimdi şehir demeye başladım. Aslında burası bir şehir. Ben ikisini de diyorum aldırmayın. Arabasız halini fotomontajla yapmayı düşünüyordum. Koşu için park alanlarının boşaltılacağı uyarısını gördüm. O nedenle o vakitler benim için önemli.

doğrudan bağlantı
 

1 · 2 · 3 eski